|
Yüce Allah'a ve
O'nun Sıfatlarına İman :
İmanın temelini teşkil eden altı şart vardır.
Bunlardan birincisi Yüce Allah'a iman etmektir. Şöyle ki: "Allah
Tealâ (Yüce Allah) diye ismini andığımız şanı büyük olan Yaratıcı vardır.
Eşi ve benzeri olmayan o varlık bütün kemal sıfatları ile vasıflanmıştır.
Bütün noksanlıklardan beri (münezzeh) dir. Bütün âlemleri yoktan var eden
O'dur. O'nun kudret ve büyüklüğüne denk hiçbir şey yoktur. Bizleri ve
bizim gördüklerimizle görmediğimiz sayısız âlemleri yaratan, yetiştirip
besleyen ancak O'dur.
Yüce Allah'ın "Rahman, Rahim, Halık,
Rezzak, Hakîm, Rabb, Mübdî, Azîz, Gaffar, Tevvab, Hak" gibi daha
birçok mübarek isimleri ve büyük sıfatları vardır. Özellikle Vücud
(Varlık) sıfatı vardır. Bundan başka mübarek sıfatları iki kısma ayrılır.
Bir kısmı Selbi Sıfatlar 'dır ki, Kıdem, Beka, Havadise Muhalefet
(hiç bir yaratığa benzer olmamak), Kıyam Bizatihi (varlığı kendiliğinden
oluş), Vahdaniyet (ortağı olmamak) sıfatlarından ibaret olmak üzere
beştir.
Diğer kısmı da Sübut Sıfatları dır ki,
bunlar Hayat, İlim, İrade, Kudret, Semi, Basar, Kelâm, Tekvîn sıfatları
olmak üzere sekizdir. Bu sıfatların hepsine birden "Kemal
Sıfatları" denir.
İşte biz, böyle kemal sıfatları ile vasıflı
bulunan şanı yüce bir Allah'a ve O'nun bu büyük sıfatlarına iman ederiz.
Bu büyük sıfatlarla ilgili biraz bilgi vereceğiz.
Vücud: Allah Tealâ'nın varlığı
demektir. Allah Teala'nın varlığı hakdır ve en büyük varlık O'na
mahsustur. O'nun varlığı, yarattığı şeyler bakımından yaratıkların
hepsinden daha açık ve zahirdir. Çünkü Yüce Allah olmasaydı, hiç bir şey
olmazdı. Gerek bizim varlığımız ve gerekse herhangi bir şeyin varlığı
Yüce Allah'ın varlığına birer şahiddir.
Biliyoruz ki, bu alemde hiçbir şey kendiliğinden
var olacak bir durumda değildir. Bunlardan hiç biri ne kendi kendine var
olabilir, ne de kendi kendine yok olabilir. Başka bir deyişle, hiç bir
şey kendi kendine yokluktan varlığa gelemez. Varlıkdan da yokluğa
gidemez. Hiçbir yaratık da ne bir zerreyi var edebilir, ne de onu yok
edebilir. İçinde yaşadığımız bu dünya ile beraber sonsuz alemler meydana
gelmiş, birbiri ardınca vücuda gelip devam etmektedir. Nice şeyler de
varken yok olmuştur.
İşte bütün bunları yokluktan var eden ve sonra
yok eden, kuvvet ve hikmet sahibi Yüce bir yaratıcının varlığından asla şübhe
edilemez. Şimdi burada:
"Şübhe yok ki, göklerin ve yerin
yaratılışında, gece ile gündüzün değişmesinde akıl sahibleri için
(Allah'ın varlığını, kudret ve azametini gösteren) büyük işaretler
vardır." (Ali İmran: 190) ayetini okuyup yüksek anlamını
düşünmek yeterlidir.
Bu ayet-i kerîme güzelce düşünülürse, Yüce
Allah'ın varlığına, kuvvet ve kudretinin büyüklüğüne dair sayısız
deliller önümüze çıkar. Bizim bu eserimiz onları açıklamaya yeterli
değildir. Ancak astronomi, kozmoğrafya, biyoloji, kimya, ruhiyat
(psikoloji) ve anatomi gibi ilimlerin verdiği bilgileri göz önüne
getirenler, bu ayet-i kerîmenin işaret ettiği delillere pek güzel akıl
erdirebilirler. Her sağduyu sahibi insan düşündükçe, Yüce Allah'ın
varlığını kabule mecbur olur.
İşte yukarda Türkçe anlamını verdiğimiz ayet-i
kerîme, bu gerçekleri haber veriyor ve bizi uyarıyor. Bundan sonra gelen
:
"Akıl ve anlayış sahibleri o kimselerdir
ki, ayakta iken, otururken, yanları üzere yatarken (her hallerinde)
Allah'ı anarlar; göklerin ve yerin yaratılışı üzerinde düşünürler (ve
derler): Ey Rabbimiz! Sen bunları boşuna yaratmadın. (Boşuna bir şey
yaratmaktan) sen münezzehsin. Bizi ateş azabından koru." anlamındaki
ayet-i kerime, gerçek anlayış ve akıl sahibi kimler olduğunu bize bildiriyor.
Bütün bu ayetler, İslam dininde aklın ve
düşüncenin ne kadar büyük önem taşıdığını da bize göstermiş oluyor. Bir
hadisi şerifde de:
"Düşünce gibi bir ibadet yoktur."
buyurulmuştur.
Gerçekten İslam dininde aklın ve düşüncenin büyük
yeri vardır. İslam dini tamamen akla ve hikmete uygundur. Muhakeme ve
eleştirme, onun hak ölçülerini değiştiremez. İslamiyet düşünen insanların
dinidir.
İşte akıllı insanlar o kimselerdir ki, gökleri,
arzı, gece ve gündüzleri, göklerde parıldayan ve her biri güneşten
binlerce defa daha büyük yıldızların ihtişamını düşünürler, yeryüzündeki
sayısız canlı ve cansız yaratıkları göz önüne alırlar. Hoş gündüzlerin,
sakin gecelerin ne kadar sağlam bir düzen ve ölçü içinde yaratılış
kanununa uyarak birbirini kovalayıp durduklarını düşünürler. İbret
bakışları ile yapılan böyle düşünceler sonunda, bu aleme bu düzen ve
ölçüyü vermiş olan Yüce Allah'ın kudret ve azametini insanlar isteyerek
ve teslimiyetle kabule mecbur olurlar.
Hatta böyle büyük varlıkları değil, bir zerreden
küçük olduğu halde büyük bir duygu ile hayat ve görevini sürdürmeye
çalışan bir mikrobu, yine bir zerreden küçük olduğu halde başlıbaşına bir
kuvvet hazinesi olan bir atomcuğu düşünmek bile, gerçek akıl sahibi bir
insan için Allah'ın yüce kudret ve hikmetini tasdik etmeye yeterlidir.
Büyük bir nizam ve intizam içinde yaratılan
bütün bu güzel ve acaib varlıklar rasgele mi olmuştur? Bunlar bilgi ve
hikmetten yoksun olan yahut hayal edilen bir tabiatın eseri midir? Asla
böyle yanlış bir hükme hiçbir akıl sahibi varamaz.
Yine tekrar ederek diyoruz ki, Yüce Allah'ın
varlığını ve büyüklüğünü anlamak ve kabul etmek için, bundan önceki
maddede anlamını yazdığımız ayet-i kerîmeyi güzelce düşünmek yeterlidir.
Bunun içindir ki, Peygamber efendimiz (s.a.v.) buyurmuştur:"Yazıklar
olsun o kimseye ki, bu ayeti okumuş da üzerinde düşünmemiştir."
Kadim: Ezeliyyet, evveli olmamaktır.
Evveli olmayana "Kadim" denir. Sonradan meydana gelene
de "Hâdis" denir. Allahü Teala Kıdem sıfatı ile vasıflanmıştır.
Çünkü Allah ezelîdir, kadîmdir, varlığının başlangıcı yoktur. O'ndan önce
yokluk geçmemiştir. O'nun varlığı yanında milyonlarca seneler bir saniye
bile sayılmaz. Yine gördüğümüz alemler, milyarlarca seneden beri mevcut
bulunsa, yine Yüce Allah'ın ezeliliği yanında bir saniyelik bir hayata
sahib sayılmaz.
Allah Kadîmdir, sonradan var olan şey Allah
olamaz. Yüce Allah'dan başka ne varsa bunların hepsi hâdistir (sonradan
olmuşlardır.) Bunlar Allah'ın kudreti ile yaratılmışlardır. Artık şübhe
yoktur ki, yaratılanlar yaratana mahsus Kadîm sıfatını taşıyamazlar. Onun
ezelî varlığı ile beraber hiçbir şey yoktur, alemler sonradan
yaratılmıştır.
Beka: Ebediyet, sonu bulunmamak
sıfatıdır. Sonu olana "Fânî", sonu olmayana da "Bâki"
denir.
Yüce Allah Beka sıfatı ile vasıflanmıştır; çünkü ebedidir, bakîdir,
varlığının sonu yoktur. O'nun yok olacağı bir zaman düşünülemez. Sonradan
meydana gelen bütün varlıklar, Allah'ın kudreti ile meydana gelmişlerdir.
Yine Allah'ın kudreti ile yok olurlar, yine var olurlar ve binlerce
değişikliklere uğrayabilirler. Fakat Yüce Allah Bakî'dir, değişiklikten
ve yok olmaktan beridir. Çünkü O, başkasının kudret eseri değildir ki,
onun kudreti ile yokluğa gitsin veya değişikliğe uğrasın. Aksine bütün
varlıklar O'nun kudretinin birer eseridir. Onun için Yüce Allah'ın
şanında yokluk ve değişiklik nasıl düşünülebilir. Her şey yok olmaya
mahkumdur; ancak azamet ve ikram sahibi Allah'ın varlığı kalıcı ve
süreklidir.
Havadise Muhalefet: Sonradan var
olmuş şeylerden ayrı olmak sıfatıdır. Yüce Allah havadise (sonradan var
olan şeylere) aykırı ve muhalif bulunmak sıfatı ile vasıflanmıştır. Çünkü
Allahü Teala yaratılmış şeylerden hiçbirine hiçbir yönden benzemez,
hepsine muhaliftir. Hatırlara gelen her şeyden Allahü Teala mutlak
surette başkadır.
Mükevvenat ve mümkünat (yaratılan ve
yaratılabilen) dediğimiz şeyler değişirler, başkalaşırlar, birbirine
benzeyebilirler ve sonunda yok olurlar. Bütün bu ölümlü varlıklar, her
hal ve şekilleri ile asla Allah'a benzemezler. Hiç birinde İlah ve Mabud
olma sıfatlarından en küçük biri bile bulunmaz. Hiç yaratılan, yokluğa
mahkum olan aciz şeyler, yok olmaktan beri bulunan yaratıcı Yüce Allah'a
benzeyebilir mi? Hiç sonradan meydana gelmiş bir nesne Kadîm olan hikmet
sahibi Allah'a ortak olabilir mi? Böyle sapık bir düşünceye kapılanlar,
kendi ölümlü varlıklarını İlah olmaya yükselterek Allah'ın yüce varlığını
da, kendi değersiz varlıkları derecesine düşürmeye varacak kadar
küstahlıkta bulunuyorlar.
İnsanların ve diğer yaratıkların birçok
ihtiyaçları vardır. Bunlar mekana, zamana, yeyip içmeye, gezip dolaşmaya,
doğmaya, doğurmaya ve benzeri hallere muhtaçtırlar. Allah ise, bütün
bunlardan beridir. O'nun Arş ve Kürsî'si, yedi kat sema denilen daha nice
alemleri vardır. Fakat o, bunlardan hiç birine muhtaç değildir. Bunlar
yok iken O, yine vardı.
Başkasına muhtaç olan ve yaratıkların ölümlü
vasıfları ile vasıflanan bir insan İlah olamaz. Yüce dinimiz bu gibi
yanlış düşüncelerden ve inançlardan kesin surette bizleri yasaklamıştır.
(Allah'ın benzeri hiç bir şey yoktur; O, her söyleneni işitendir, her
yapılanı görendir.)
Kıyam Bizatihi : Varlığı ve
durması kendi zatıyla olmak manasında bir sıfattır. Bu sıfat da Yüce
Allah'a mahsustur. Öyle ki, Hak Teala'nin ezelî ve ebedî olan varlığı
kendi zatıyla kaimdir. Kendi varlığı mukaddes zatının gereğidir, asla
başkasından değildir. Bunun için Allahü Teala'ya Vacibü'l-Vücud (varlığı
kendinden dolayı gerekli) denilir. O'nun varlığı, başka bir var edene
muhtaç olmaktan beridir. Allah'ı var eden bir varlık olsaydı, o zaman var
eden o varlık Allah olurdu. Onun için "Allah'ı kim yarattı?"
diye sorulmaz; çünkü O, kendiliğinden vardır, kadîmdir. Başkasının var
etmesine muhtaç değildir. Eğer böyle olmasaydı, ne kainat bulunurdu, ne
de başka bir şey... Bu gerçek kabul edilmeyince, içinde yaşadığımız
alemin varlığını izah etmeye imkan kalmaz. Allah'dan başka var olan
(mümkünat dediğimiz) şeyler ise, hem var olmaya, hem de yok olmaya bağlı
oldukları için, bir var ediciye muhtaçtırlar.
Sonuç olarak denilir ki, Yüce Allah'ı var eden
bir varlık düşünülemez ve O'ndan başka bir yaratıcı varlık da olamaz. "Allah'dan
başka bir yaratıcı olur mu?"
Vahdaniyet: Birlik, yalnız
başına olmak, benzeri olmamak; çoğalmaktan, parçalara ayrılmaktan ve
eksilmekten beri bulunmak gibi manaları ifade eden bir sıfattır. Bu
sıfatları taşıyana "Vahid" denir ki, gerçekte var olan,
parçalara bölünmekten ve cüzlerin bir araya gelerek toplanmasından beri
bulunan zat demektir. Bu sıfat da Yüce Allah'a mahsustur. Onun için denir
ki, Yüce Allah zatında, ulûhiyetinde, mabudiyetinde ve diğer bütün
sıfatlannda birdir. Ortaktan, eşi ve benzeri bulunmaktan beridir.
Kendisinde artmak, eksilmek, cüzlere ayrılmak, başka şeylerle birleşmek
gibi haller asla bulunmaz.
Allahü Teala her yönü ile birdir. Nasıl
düşünülürse düşünülsün, sağduyulu bir insan, anlayış ve hikmet sahibi bir
kimse Allah'tan başka bir İlah bulunduğuna inanamaz. Başkasının İlah ve
Mabud olma imkanına yer veremez. İki ve daha çok ilahın bulunamayacağı kesin
delillerle sabit bulunmaktadır. Şu gördüğümüz kainatın varlığı, onun
devamı ve intizamı hep Allahü Teala'nın birliğine şahiddir.
Yüce Allah ulûhiyetinde, zatında ve
mabudiyyetinde bir olduğu gibi, yaratıcı olmasında da birdir. Yaratılmaya
ve yok edilmeye mahkum olan ve böylece mümkün adını alan her şeyi yaratan
ve yok eden ancak Allah'dır. O'ndan başka yaratıcı yoktur. İşte mümkünatı
yaratıp yaşatmaya ve yok etmeye gücü yetmeyen bir zat ise Allah olamaz.
Bunun için ikinci bir İlah'ın varlığına asla imkan yoktur. Çünkü iki İlah
düşünüldüğü takdirde, bunlardan biri kendi başına mümkünatı yaratmaya
kadir ise, diğeri fazladan olmuş olmaz mı? Fazladan olan yahut aciz
bulunan bir zat ise nasıl Allah olabilir? Bu bakımdan akıl sahibi hiç
kimse, Allahü Teala'nın zat ve sıfatlarında eşit ve benzeri
bulunmadığından, bir olduğundan şüphe etmez. Birden çok yaratıcıların ve
mabudların varlığına inanan milletler ise, akla ve hikmete aykırı bir
inancın esiri olmuştur. Böylece gerçeği anlama bakımından büyük bir cehalet
içinde kalmışlardır.
Hayat: Dirilik demektir. Allah kendi
şanına mahsus bir hayat sıfatı ile vasıflanmıştır. Allah'ın ilim, irade
ve kudret sıfatları ile vasıflanmasının bir gereği olarak hayat sıfatı da
vardır. Hayatı olmayan bir şey, bilmekten, dilemekten ve yapabilmek
gücünden yoksun olur. Bu ise, yaratıcı için büyük bir noksandır.
Bu sıfatlardan mahrum olan bir varlık, kendi
kendine hiç bir şey yaratamaz. Hele bilgi, düşünce, dileme ve güç sahibi
olan varlıkları yaratmaya asla kabiliyetli bulunamaz. Çünkü hiçbir eser,
yaratıcısında bulunmayan bu gibi vasıfları taşıyamaz. Onun için doğa adı
verilip gerçekte ilim, irade ve kudretle nitelenmeyen ve varlığı
nesnelere bağlı olarak düşünülüp, onun dışında varlığı bulunmayan şuursuz
bir varlık asla bir yaratıcı sıfatını taşıyamaz. Özellikle böyle bir
varlık, akıl, irade ve kudret sahibi milyarlarca yaratığın mucidi hiçbir
şekilde olamaz.
Sonuç şudur ki, kainatın yaratıcısı olan Allah,
Hayat sıfatı ile vasıflanmıştır. Hayyü'l-Kayyûm'dur. (Hem kendisi diri
hem de her şeyi dirilten ve ayakta tutandır.)
İlim: Bilmek, idrak etmek sıfatıdır.
Allahü Teala ilim sıfatı ile vasıflanmıştır. O'nun ilmi, yaratıkların
ilmi gibi basit ve sınırlı değildir, bütün kainatı çevreler. Allah her
şeyi bilir. Onun bilgisinden hiçbir zerre hariçte kalmaz. Hiçbir varlık
da düşünce ve hareketini Yüce Allah'dan saklayamaz. Zira her şeyi
bilmeyen, her hareket ve düşünceden haberi olmayan bir varlık Allah
olamaz, bu kadar güzel ve acaib nesneleri meydana getiremez, bu kadar
yaratığı idare edemez.
Allah'ın böyle her şeyi bildiğini güzelce
düşünüp doğrulayan bir insan, elbette daima uyanık bulunur, her söz ve
hareketini bir edeb üzere düzenler. Fena sözler söylemez, fena işler
düşünmez, başkasına sarkıntılık etmez, hiç bir kimsenin görüp bilmeyeceği
bir yerde bile Allah'ın buyruklarına aykırı bir iş yapmaz. Çünkü her
yaptığını bilen Yüce Allah'ın varlığına imanı vardır.
İrade: Dileyebilmek, ihtiyar edebilmek
sıfatıdır. Yüce Allah irade sıfatı ile vasıflanmıştır. O'nun iradesi
ezelîdir. Allah yaratacağı şeyleri bu irade sıfatı ile hikmetine göre
meydana getirmeyi diler ve dilediği şey mutlaka olur. O dilemedikçe hiç
bir şey vücuda gelmez. Hiç bir şey kendiliğinden var olmaz ve
kendiliğinden yok olmaz. Ancak Allah'ın dilemesiyle var olur ve yine
O'nun dilemesiyle yok olur.
Allah bütün bu kainatı ezelî olan iradesi üzere
yaratmıştır. Yaratılmış şeylerin milyonlarca cins ve nevilere, ayrı ayrı
vasıflara sahib olması, çeşitli özellikleri taşımış olması, hele bir
topraktan, bir sudan, bir havadan yararlanan sayısız ağaçların,
ekinlerin, meyvelerin çiçeklerin ve canlıların başka başka renklerde ve
tadlarda meydana gelmesi ezelî bir iradenin neticesinden başka değildir.
İşte bütün bunlar, Allah'ın irade sıfatı ile
vasıflı bulunduğuna birer şahiddir. Yüce Allah hakkında mecburiyet
düşünülemez; O, her şeyi kendi dilemesiyle yaratır. Hiç bir şeyi
yaratmaya veya yok etmeye mecbur değildir. Mecburiyet bir acizlik halidir
ki, Allah'ın şanına uygun olmaz.
"Allah dilediğini hemen yapar."
(Hûd: 107)
Kudret: Güç ve kuvvet manasında bir
sıfattır. Ezelî ve ebedî kemal üzere bir kudret Allahü Teala'ya
mahsustur. Allahü Teala her mümkün varlık üzerinde dilediğini yapmaya
kadirdir. Onları yaratmaya ve yok etmeye güçlüdür. O'nun kudretine
nihayet yoktur. Bu büyük kainat, O'nun kudretine çok açık ve kuvvetli bir
şahiddir.
Yüce Allah dilerse bir anda binlerce alemi
yoktan var eder ve dilerse onları bir anda yok eder. Çünkü dilediğini bir
anda yerine getiremeyen, istediğini yapamayan bir varlık kainatın İlah'ı
olamaz.
Yüce Allah'ın bu büyük kudretini iyi düşünen bir
mü'min, O'nun büyüklüğü önünde eğilir, O'nun kudretinden titrer, O'nun
kutsal emirlerini yerine getirir ve yasaklarından sakınır.
"Allah her şeye kadirdir."
Semi': İşitme kuvvetidir. Allah, Semi'
(işitme) sıfatı ile vasıflanmıştır. O'nun işitmesi, yaratıkların işitmesi
gibi noksan ve hudutlu değildir. Yüce Allah her şeyi vasıtasız olarak
işitir, ancak vasıtalardan ve vasıtalar vasıtasiyle işiten de O'ndan
başkası değildir. O, gizli ve aşikar söylenenlerin hepsini işitir, hiçbir
şey O'nun işitme sıfatının dışında kalamaz. Kullarının dualarını ve
zikirlerini, gizli-aşikar dilek ve yalvarışlarını işitip kabul eder ve
onları mükafatlandırır. Yüce Allah'ın böyle her şeyi işittiğine iman eden
uyanık bir insan, daima güzel konuşur, her zaman Allah'ı anar, O'nu
yüceltir. Her sözünü ve işini Allah'ın rızasına uygun yapar.
Basar: Görme kuvveti demektir. Yüce
Allah kendi şanına uygun bir halde Basar (görme) sıfatı ile
vasıflanmıştır. Allah alet ve vasıta olmaksızın her şeyi görür. Fakat
alet ve vasıta ile görenlerin gördüklerini de görür. Her gözden gören
O'dur. Bazı şeyleri görmesi, diğer şeyleri görmesine engel olmaz ve O'nun
görmesinden hiç bir şey gizli kalmaz. En karanlık gecelerde, karıncaların
ve daha küçük yaratıkların kımıldamalarını, hareketlerini görür ve bilir.
Şübhe yok ki, görememek ve bilememek büyük bir noksanlıktır. Böyle
noksanlıklara sahib olan kör kuvvetler, İlah ve yaratıcı olamazlar. Yüce
Allah ise böyle bütün noksanlıklardan beridir ve bütün kemal sıfatları
ile vasıflanmıştır.
Kalbi iman dolu bir insan, Yüce Allah'ın
kendisini görüp gözetmekte olduğunu bilir ve üzerinde düşünür. Böylece
durumunu düzeltir, edebe aykırı hiçbir harekette bulunmaz, melekler gibi
temiz bir hayat içinde yaşamaya çalışır durur.
"Biliniz ki, Allah bütün yaptıklarınızı
görür." (Bakara: 233)
Kelam : Bir manayı belirten, bir maksadı
anlatan söz demektir. Yüce Allah Kelam sıfatı ile de vasıflanmıştır.
O'nun kelamı (sözü) harf ve sesden beri ve kadîmdir (başlangıcı yoktur.)
Yüce Allah, kendi kadîm kelamını, dilediği zaman
şanına uygun bir şekilde meleklerine işittirir, bildirir ve anlatır.
Allahü Teala'nın peygamberlerine dilediği şeyleri vahy ve ilham etmiş
olması da bu kelam sıfatının bir tecellisidir. Semavî kitablar hep bu
Kelam sıfatı ile meydana gelmiştir. "Kelâm-ı Kadîm" dediğimiz
Kur'an-ı Kerîm de bu sıfatlarla Peygamberimize inmiş ve asırlardan beri
hidayet rehberliği yapmıştır.
Tekvîn : Var etmek, yaratmak manasınadır.
Bu da Allah'ın bir sıfatıdır. Yüce Allah bu tekvin sıfatı ile dilediği
herhangi bir şeyi yoktan var eder veya var iken yok eder.
Yüce Allah'ın bu alemleri yaratıp yok etmesi,
kullarını yaratıp yaşatması, onları beslemesi sonra da öldürüp başka bir
aleme onları götürmesi, hep bu tekvîn sıfatının tecellisi ile olur.
"Allah bir şeyin olmasını dilediği zaman,
ona "ol" der, o da oluverir." (Yasin: 82)
Yüce Allah'ımızın kutsal sıfatlarına ait
verdiğimiz bilgiye bir özet yaparak deriz ki: Yüce Allah'ın varlığı ve
birliği büyüklüğü ve kudreti, ezelî ve ebedî oluşu ve diğer yüce
sıfatları apaçıktır. Bunları inkar etmeye, düşünüp de doğrulamamaya imkan
yoktur.
Bir düşünelim: Bu kainatta hiç bir şeyin
kendiliğinden var ve yok olamayacağını kendiliğinden kımıldanamayacağını
ilim ve fen haber vermiyor mu? Biz ise, milyonlarca alemin, milyonlarca
parlak yıldızların varlığını, bunların hareket ve sükun hallerini görüp
biliyoruz. Artık bunları var eden ezelî ve ebedî eşsiz bir Allah'ın
varlığından nasıl şübhe edilebilir?
Yine biliyoruz ki, bilgisi olmayan, kudret ve
iradesi bulunmayan bir şeyin, bir gaye ve hikmete yönelik birtakım güzel
ve üstün eserleri var etmesi mümkün değildir. Oysa ki biz bu alemde her
neye bakacak olsak, onun bir gayeye, bir hikmet ve düzene bağlı
bulunduğunu görürüz. En büyük varlıktan en küçük varlığa varıncaya kadar
bakılırsa, bunların öyle gelişi güzel bir raslantı eseri olmadığı
görülüyor, bunların boşuna yaratılmadığı anlaşılıyor. Bu varlıkların her
birinde üstün bir sanat ve letafet eseri, bir irade ve ihtiyar alameti
görülmüş oluyor.
Artık bu kadar yararlı olan bu güzel eserlerin,
ilim, kudret ve hikmet sahibi olan ezelî bir yaratıcıya muhtaç olmadığını
kim söyleyebilir?
Şimdi biz, bütün bu dış alemdeki varlıklardan
bakışlarımızı çevirip kendi nefsimize ve duygularımıza bakalım.
Vücudumuzun her parçası ve hücresi, vicdanlarımızın bütün duygu ve
kavramları, şanı çok yüce olan büyük bir Allah'ın, yaşatıp rızık veren
bir yaratıcının varlığına daima şahidlik edip durmuyor mu?..
O halde şübhe yok ki, kendi varlığını ve
sorumluluğunu yitirmedikçe, hiç kimse, Allah'a iman inancından, bir
yaratıcının var olduğu düşüncesinden asla yoksun olamaz.
"Gökten ve yerden size rızık veren
Allah'dan başka bir yaratıcı var mı?"
|